Perşembe, Aralık 23, 2010

İhtiyar Heyeti


Kasım’da yazmışım bir,iki satır.Sonra bir duraklama dönemi.Bu dönemde beni merak eden,”Bilmem ki yanlış anlar mısın?” diye tereddüt ederek bana mail atan,hal hatır soran arkadaşlarıma öncelikle teşekkürü borç bilirim.Ben yanlış anlamam çünkü bende merak ediyorum takip ettiğim,okuduğum blog sahiplerinden ses çıkmayınca.

Son günlerde hastane,rapor işleri,resmi evraklar,kağıtlar içinde yüzüyorum.Pek karmaşık bir süreç,aynı zamanda da inanılmaz komik.En meşakkatli kısım ise bu heyet raporu denen meret.Zor olan kısmı muayene değil,bekleme kısmı.Zaten ortada muayene falan yok.144,5 TL’lik ücret,bölümler arası bol bol koşuşturmaca,sonunda heyetin karşısına çıkma şerefine nail olunuyor.Heyetteki doktor amca ve teyzeler L şeklinde bir masaya sıralanmışlar,öyle önlerinden geçiyorsun.Göz doktoru soruyor “Gözün kaç numara?” cevap veriyorsun,psikiyatrist soruyor “Var mı bir hastalığın?” “Yok” geçiyorsun,varsa bile yok de yine geçersin.Bende bana check-up gibi ayrıntılı birşey yapacaklar sanıyorum.Nerdeee?Öyle figüran gibi geçiyorsun birkez kameranın önünden,al sana heyet,al sana rapor.

Bu heyet raporu iş yerleri dışında, devletten yaşlılık, bakım parası,kendine bakamaz maaşı gibi birşey alabilmek içinde lazımmış ki ,ondanmış onca kalabalık.Sıra bekleme, imza bekleme, tahlil sonuçları bekleme süreçleri her şeyden uzun sürdüğünden herkeste bir kaynaşma, konuşma, hayat hikayesi anlatma, en çok da bu yaşlılık, hastalık bakım parası alabilme telaşından olsa gerek, hasta olduğunu birbirine kanıtlama çabası.”Vay ben kaç ameliyat geçirdim de”,”Dizlerim tutmuyor da”,”Evimiz kira da”,”Annemler de yiyip içiyoruz da”.Bu anlatılanların hepsi doğru da olabilir, ülkemizin ekonomik durumu, vatandaşlarına tanıdığı imkanlar zaten malum, fakat bana ters gelen insanların hayatlarını ifşa etme konusunda ki rahatlığı, herkeste bir acındırma, duygu sömürme telaşı.Yine sözü dilenci zihniyete getireceğim ama oraya hiç girmesem daha iyi.

Yağmurlu havanın etkisiyle üzeri ve etrafı brandayla çevrilmiş dar bir alanda o kadar çok insanız ki,herkes sinirli,işlemler değil; beklemek,zaman kaybı bezdirmiş hepimizi. Aramızda mimlenmiş bir genç var.Birkaç gündür gelenler onun huyunu,suyunu öğrenmişler.Sigarayı birinden isterse,çakmağı başkasından istiyormuş,”Ayağımda yara var”diyip beklemek istemeyen 42 yaşında bir adam var.Bu adamı şemsiyeyle dövmek isteyen terlikli teyze var,teyze bir yandan da kendine sinirleniyor bu havada akıl edememiş ayakkabı giymeyi,çorapları ıslanmış.Hem annesini ,hem anneannesini getirmiş bir adam var,ikisi içinde para alacaklarmış devletten.İclal Aydın’a benzeyen genç bir kadın var,kansermiş,3.safha,kocası garsonmuş.Bir yandan amcanın biri beni sorguya çekiyor sigara içiyor muyum diye.Sabahtan beri konuştuğu tüm hanımlardan ilk sigara içmeyen benmişim.Bütün hastalıkların başı sigaraymış.Bol sorgulu ,sohbetli bekliyoruz toplu halde.

Felaket tellalı, rapor uzmanı yurdum insanları,benden istenmemiş olduğu halde beni de telaşlandırdılar,”Aaaa sen ekg çektirmedin mi,bak o eksik olursa raporu alamazsın.Cık,cık,cık.”Ben raporu alamama korkusuyla üç ayrı görevliye gidip benim ekg çektirmem gerekiyor mu öğrendim ki,zaten benim için gerekli değilmiş.Hem ne ekg si ben henüz gencim diye söylendim bu hasta ve yaşlı insan grubuna.Kalbimde hiçbir şey yok, sapasağlam evelallah.

Onca hastalık hastası ,yakınan insanın arasına sağlam girsen , hasta çıkarsın zaten.

Rapor işi bitti,aldım.Hastane bana tahlil sonuçlarının özetini vermiş,daha sonra gidip onun da ayrıntısını aldım.Özelleştirmeyi pek tasvip etmeyen biri olarak , devlet kurumlarında sırf çalışanların sırtımızı devlete dayadık rahatlığı nedeniyle işlerin ne zor yürüdüğünü birkez daha anladım.Bu rapor için devlet hastanesine ödenen miktar bana fazla geldi.İnsanların devletten para koparma çabaları , bu uğurda bütün aile sırlarını ifşa etmeleri bana ilginç geldi.”Kol kırılır,yen içinde kalır”geçerliliğini tamamen yitirmiş artık.”Devletin malı deniz,yemeyen domuz “ruhumuza işliyor gün geçtikçe.

Bir daha heyet raporu mu?Umarım almak zorunda kalmam,umarım.

Cumartesi, Aralık 18, 2010

                    
         Mutluluk = Cumartesi + İzmir + Güneş + Enfes kahvaltı + Müzik

Cuma, Kasım 05, 2010

"Bazılarının, sadece normal olmak için ne büyük çaba sarf ettiğini kimse fark etmiyor.”A.Camus


Hayatta 3 şey vardır.
 
1- Hayal ettikleriniz.

2 - Çok istemenize rağmen , hayal dahi edemedikleriniz.

3 - Başınıza gelenleri uzaktan seyredişiniz.

PS:Metallica Welcome Home müzik olarak bu posta eklenecekti ama ona bile isteksizim.Kabul ediyorum,uyuzum.

Çarşamba, Ekim 13, 2010

hep yolda kal ...


Anneannem bizde.Yaşlılık işte ,ona yapılan bazı şeyler bu saatten sonra fiziksel olarak ağrılarını azaltmasa da,psikolojik olarak rahatlatacağı için,isteklerini mümkün olduğunca yerine getiriyoruz.Öyle bir cümle söyler ki bazen,bir sayfa dolusu yazsanız o cümleden daha iyi anlatamazsınız o an yaşanan durumu.Nefes alan kütüphanem benim:)

Dün bir ölüm ve bir kaza haberi aldım.

Burası Türkiye işte dedirten cinsten bir ölüm.Fenerbahçe maçlarını birlikte izlediğimiz,fuarlarda birlikte çalıştığımız,herkesin güler yüzüyle hatırladığı bir kızdı o.İşyerinde forklift çarptığı için,iç kanamadan ölmüş.Şaka gibi.

“O,benden önce ölmesin” diyebileceğim bir kaza haberi.Neyse ki sadece araba da hasar var,ona bir şey olmamış.

Ölümle yaşam iç içe,kaybetmek kolay,sadece bir anlık.Kıymet bilmek,”keşke şunu da yapsaydım” yerine “elimden gelen her şeyi yaptım” demek çok daha rahatlatıcı.

Sevdiklerimizi yanımızda,yakınımızda tutamasak,hatta kimi zaman yollarımız ayrılsa bile,uzakta ve iyi olduklarını bilmek ayrı bir mutluluk kaynağı.

Bazen,bazı durumlar karşısında kelimeler kifayetsiz,içimdeki onca şeye rağmen,söz bitti.



Cuma, Ekim 01, 2010

Mother of The World


Esmer yada sarışın , uzun yada minyon.Hep fiziksel bir yanına vurgusu.İnce bilekleri dayanır en sert rüzgarlara , yine de kırılmaz.

Varoluşu utanmak üzerine inşa edilmiş , yazısız kuraldır.Utanmazsa aşifte , utanırsa namusludur.

Toplumsal eşitsizliğin en adaletsiz katmanı , kavram kargaşasının en belirgin yaşandığı mecradır.

Şirin midir, seksi midir, anaç mı?Yoksa bu sıfatların hepsini mi barındırır bünyesinde.

İllaki kan rengi kurdeleli , hediye paketidir satın alınan.

Tüm dünyaya karşı durur da , kapı zilinde adı durmaz tek başına.

Düşüş anı görüldüğünde , köşeye sıkıştırılan , tenhaya sürülendir.Küçük ama kadın , güçlü ama korunaksız.

Aşınmaya direnen , yontuldukça şekillenen , hem özgür , hem köle.Gönüllü işçi , obje kadın.

Gördüğü halde kör , kör karanlıklarda ışık , sıcak bir nefes , açılan şefkatli kollardır.Dik yamaçlarda geriye kayan , sabır taşı , umuttur.

Sadece ayna , cımbız değil , narin elleri kalem , ekmek tutandır.

Meşakkatli varoluşu , günümüzde iki kat iş yükü , görünmeyen emektir.Evde ev hanımı , işte iş kadını.

Pembe dizilerde hayal aleminde yaşayan değil , magazin programlarında eriyip tükenen değil , ruhunu , emeğini ortaya koyandır.

Ağladıkça yükselen , inatla daha sıkı tutunandır.Kadere boyun eğmeyen , kendi çizdiği sınırlarını , daraltan , aynı zamanda da zorlayan , karşı duran , başkaldırabilendir.

İçindeki çok sesli koroyla yaşayabilen , mabet , yaratılanların en güzeli ve yaratandır.

Tehlikeye kapı , duvar ; sevdiklerine duvarsız odadır.Vaatlerle değil , kendi gücüyle yaşayandır.

Aklının , eteğinin eksikliğinden değil , öğrenmek adına kendini ekside tutandır.Öğretmendir , çocuklarıyla birlikte kendi de büyüyen , öğrencidir.

Sürüklenen , sürükleyen , kabuk değiştirendir.Ruhunun renklerini saçlarına da yansıtan , bedeninde taşıyandır.

Periyodik kanayan , onca kayıba rağmen , diri kalan , ölmeyendir …

Cumartesi, Eylül 25, 2010

25 EYLÜL



Babasına şikayet ederek çocukların karmaşık durumlarından sıyrılan , sürekli konuşup didikleyenlerden olmadın hiç.Sessizliğin bir kamyon sözcüğe bedel , susmayı bilmek senden armağan genlerime.

Güdümlü anne terliği yoktu bizim evde, terlikler hiç senin silahın olmadı.Daha çok babamın can yakan esem terlikleri vardı.Sadece ev işlerinden sorumlu annelerden olmadın, istediğimiz her şeye anında sahip olamayacağımızı , ayın 15 ‘inin manasını , sevmeyi , mücadeleyi , inandıkların , hayallerin uğruna yapılanların değerini sen öğrettin bana .“Emeksiz yemek olmaz” sözün düşüş anlarımın itici gücü,kulaklarımda çınlıyor.

Sayfalarca , saatlerce yazsam bitmez , yetmez.Ne söylediğin sözler unutulur, ne hakkın ödenir.Zaten 36 beden anne de olmaz.

Hayatımdaki yerini sadece anne sözcüğüyle kısıtlayamıyorum.Sevgim sonsuz.Birlikte nice yıllara , sağlıkla , huzurla …



Pazar, Eylül 19, 2010




beraber yasanır,

dövüsülür beraber,

ama herkes kendi payına ölür

                                        (Nazım Hikmet Ran)


bilmek acı çekmektir.ve bildik

karanlıktan çıkıp gelen her haber

gereken acıyı verdi bize:

gerçeklere dönüştü bu dedikodu,

karanlık kapıyı tuttu aydınlık,

değişime uğradı acılar.

gerçek bu ölümde yaşam oldu.

ağırdı sessizliğin çuvalı.

                                        (Pablo Neruda)

Perşembe, Eylül 16, 2010

Fahrettin Kerim Gökay ...


Türkiye’nin her yerinde var mıdır bu kardeş gelince” Pabucun dama atıldı” söylemi bilmem ama bazı şeylerin çocukları derinden etkilediği kesin.

Annem sarışındır.Kardeşlerinin içinde en açık renkli olandır.O yüzden çocukken “Seni Aydınlılar ’dan aldık” derlermiş anneme.Birde hikaye anlatırlarmış.Oralara yazları yaylaya gelen Aydınlılar’a dair.Annem bunu gerçek sanırmış.Canım anneannem bir eş-dost toplantısında bir olay anlatırken laf arasında “Müjde’ye hamileyken” demiş, o zaman henüz küçük olan annem, bu sözü hiç kaçırır mı,anında sahnede belirmiş,koşmuş anneannemin boynuna atlamış,bir yandan da var gücüyle sevinç çığlıkları atıyor,”Beni sen doğurmuşsun, Aydınlılar’ dan almamışsınız” diye haykırıyormuş.

İlkokula henüz başladığım günlerde doğmuştu kardeşim.İlk geldiği gün ;ona bakıp ,”Ben kardeş istemedim ,geri götürün” demişim.Yaş farkının da etkisinden olsa gerek,tek kişilik iktidarımı paylaşmak istememiş,gelişini kabullenememişim. Öğretmen olan annem bebekle o kadar meşgulmüş ki ;ne okul alışverişi yapabilmiş benimle, ne de ne zaman okumayı ,yazmayı öğrendiğimi fark etmiş.Çocukken kendimi gerçekten pabucum dama atılmış gibi hissederdim.Annem bana “Ne ara okumayı öğrendin telaşımdan fark etmedim” dediğinde ona daha çok sinirlenirdim.Kardeşimin haklarımı gasp ettiğini düşünür , kıskanırdım onu içten içe.

Kendimi bildim bileli okula giderdim ben,kreşe.Ama kardeşimin gelişiyle bir ablamız olmuştu bizim Sabahat Abla.Çok severiz kendisini ,irtibatımız daimdir onunla.

Kardeşimin evde elinde toz beziyle gezip,her yerin tozunu almaya başlaması ve babamın olaya anında müdahalesiyle,onun da kreş macerası başladı.O kadar tatlıydı ki;pirinç tanesi gibi dişleri ,üzerinde Benjamin yazan yeşil eşofmanları (Sabahat Abla eşofmana aşortmen derdi:)), Ninja kaplumbağalı terlikleri,kırmızı şapkasıyla bugün bile gözümün önünden gitmez o  halleri.

İlk aşkı Kumru’nun üstüne o kaç isim yazdı ama aklımızda hep Kumru kaldı.

Yıllar önce şu sıralar evimize gelen,benim o pirinç dişli minicik kardeşim,bugün kazık kadar ,kocaman adam oldu.Kimse benden 7 yaş küçük olduğuna inanmıyor ,yanımda gören herkes abim (ağabey:yazmayı sevmem)sanıyor.

Babamın benim gibi,ona da çok düşünerek koyduğu aslında çok uzun bir ismi var.Neyse ki,benim ki gibi tamamı nüfus cüzdanında yazmıyor.

Sevdiklerime gönülden bağlıyım,bitmez tükenmez sabrım var.Kardeşimin de dahil olduğu bu insan grubu da bunu bilir ve birazda sömürürler ama olsun.Yıllar önce gelişini kabullenemediğim , bugün gidişini kabullenemeyeceğim bir varlığa dönüştü.Her adım onu da düşünerek atılıyor artık ve ona sevgim o kadar büyük ki;gönüllü yapıyorum bunu,bana hiç batmıyor.Anne baba en rahat kardeşe şikayet ediliyor.

Eli kulağında bekliyoruz şimdi,yeni yaşıyla birlikte,Müjde’li haberler de gelsin ona dair.İyi ki gelmiş yaşamıma ,ömürlük bir armağan gibi

Pazartesi, Eylül 06, 2010

Deliler Teknesi ‘ nin Militan Olabilmek Yazısına Dair ;


Bu ara çok kafa yordum bu konuya.Anayasa Hukuku derslerini çok seven biri olarak 1961 - 1982 anayasasını ilgiyle çalıştım.Geçmişten hesap sormak değil ama geçmişi iyi analiz etmek ve geleceği ona göre şekillendirmeye , klasik söylemle hatalardan ders çıkarmaya çalışmak şart.Fakat !!! Görüş , duruş , saf , parti , eğilim , ideoloji ayırt etmeksizin , bir anayasa , tüm toplumu etkileyecek bir durum.Kendi mutfağınızda hazırlayıp bütün apartmana sunduğunuz bir yemek değil.Çünkü burada kişinin yememe , çöpe dökme hakkı yok.Bu , ömür boyunca yenecek bir yemek.Kolestrolü , kalp yada şeker hastalığı , tansiyon problemi olanlar olabilir.Sırf o yemeği  sevmediği için yemek istemeyenler olabilir.Ama burada seçme özgürlüğü maalesef yok .

Anayasa hukukçuların işi olmalıdır.Enine boyuna , tüm toplumun gözü önünde tartışılmalı , artıları eksileri iyice tartılmalıdır.Toplumun tamamını etkileyecek bir karar ; sadece iktidarın görüşüyle ve iktidarın mutfağında , tarifi gizlenerek , bu kadar acele verilmez.Sözde referandum , hem de 12 Eylül’de.ÖSS ve KPSS gibi bu vatan toprakları üzerinde yaşayan her bireyin kaderini belirleyen 2 önemli sınava, bu kadar şaibe karıştıktan sonra referandum sonucuna ne kadar güvenebiliriz ???

Ayrıca özellikle belirtmek istediğim bir şey daha var.Parlamento da herhangi bir başlık oylanırken 2/3 çoğunluk olması gerekiyor , yani % 65 ve her madde teker teker oylanıyor.Referandumda % 51 olması yeterli ve bütün maddeler birlikte oylanıyor.Ne kadar adil , sağlıklı yada ne kadar mantıklı?

Rigid bir anayasa olarak görülen 1982 anayasası bile , şu an yapılmaya çalışılan düzenlemeden çok daha net , önceden görülebilir , neden – sonuçları açık , toplum tabanına hitap eden bir anayasadır.

Değişmeyen tek şey değişim.Ülkemizin ilerlemesi adına yapılacak her türlü değişikliğe , yeniliğe ve iyileştirmeye herkesin seve seve katılacağına inanmaktayım.Sadece bu kadar ittirme , zorlama , kendi çıkarlarını koruma , zaten pek yufka yürekli olan Türk milletinin vicdanını , duygularını sömürerek bundan kendine rant sağlamak , bunu da yangından mal kaçırır gibi ışık hızıyla yapmak milleti değil , kendi cebini , konforunu , geleceğini düşünmek oluyor.

Billboardlarda şu günlerde gördüğümüz şehit aileleri ,engellilerse duygu sömürüsünün daniskası.”Askerlik yan gelip yatma yeri değil” demişken , “Ananı da al git” demişken , şimdi pozitif ayrımcılıktan bahsetmek , gözyaşı dökmek, trajikomik …

Dokunulmazlık ve özelleştirmeler konusuna hiç girmiyorum.Ki bence en can yakıcı 2 başlık bunlardır.12 Eylül’den gerçekten hesap sormak isteyenlerin önce dokunulmazlıkları kaldırmaya yanaşması gerekiyor.İçim sızlayarak baktığım özelleştirmelerin , etkisini , ekonomik konjonktürde Türkiye’ye neler sağlayacağı ve Türkiye'den neler götüreceğini gelecek yıllar çok çok daha net gösterecektir.

Siyaset öyle uzun soluklu bir sahne ki 1961 Anayasası , 1983 doğumlu olan beni , 2010 yılında hala etkiliyor.Atatürk devrimlerini çok hızlı gerçekleştirmiş olabilir.Gerçek devrimler hızlı gerçekleşir.Bu bir devirme politikasıdır.Torunlarımızın dahi hayatını etkileyecek bir kararın bu kadar hızlı verilmemesi gerektiğinin bilincinde olmamız gerekiyor.

Haydi o zaman : Bişey yapmalı ...

Cumartesi, Eylül 04, 2010

"Yol Dediğimiz Şey Tereddütten İbaret"(F.Kafka)


Her yüzüne tahammül edebildiğim Dostum.Seviyesizliğin en güzel hali.Gül cemalini tam 1 yıl önce bugün gördüm.Nereye gidersem gideyim , bana kattıklarını ömür boyu ruhumda taşıyacağım.İyi ki varsın …

Cuma, Eylül 03, 2010

without you I'm nothing

Anayasa değişikliği , referandum , Kılıçdaroğlu Adana mitingi ve yarın bizzat katılacağım Deniz Baykal Adana konferansı vs. vs. önemli konular gündemi bu kadar meşgul ederken , ben şimdi alakasız bir konuda yazacağım.

Hayatımda ilk kez ” Ben evlenmek istiyorum.” diyen bir adamla karşılaştım.Yani herkes evlenmek isteyebilir ama önüne fıstık atılmasını bekleyen maymunlar gibi bu kadar hevesle , her önüne gelenle değil sanırım.

Kadınların evliliğe , yuva kurmaya , evinin kadını , çocuklarının anası olmaya pek meyilli olması her zaman rastlayabileceğimiz ve dışa vurumunun aşırı boyutlarda olması sadece erkeklere değil , kadınlara da son derece itici gelen bir durumken , bir erkekte çok çok daha eğreti , itici durabiliyormuş.

Kahramanımız , en yakın arkadaşlarımdan biri ve kan bağım olan çok yakın bir insanında dahil olduğu , topluma bakış açıları , küçük dağları ben yarattım edaları nedeniyle benim pek sevmediğim bir meslek grubundan. Tıp doktoru.ÖSS puanlarının yüksek olması , tıp fakültesine girmek kadar mezun olmanın da zor olması ,yaptıkları işin doğrudan ”İnsan” unsuruna yönelik olması sebebiyle bu mesleğe saygım sonsuz.

Elinden doktor ünvanı alındığında , geriye Alsancak’ta kendine ait olan evi , otomobili , çalıştığı ilçede hastane karşısındaki diğer evi , “Ne dinlersin?” soruma çok farklı olduğunu düşündüğü için “Bilir misin ki ?” şeklinde cevap vermesine sebep olan Manowar , Wasp, Ozzy Osbourne’dan başka bir şey kalmayacak olan klasik bir adam.

Konuştukça anladım ki ; bağımlı insanları sevmiyordum ben.Aşka , sevgiye , geçmişe benimde zaaflarım var.Yaşama boyun eğmeyen bir hayalperest olabilirim.Tek başıma çıktığım yolda ,tek başıma ölebilirim de.Kendi gücüme dayanarak yaşamaya çalışıyorum.Bir adamın “Senin çalışmana benim ihtiyacım yok” cümlesine dayanmaksa hiç bana göre değil.

Güçsüz olabilir insan, mutsuz ,hüzünlü yada depresyonda.Sevmek isteyebilir yada çok sevilmek.İki kişilik bir dünya yada belki bir bebek isteyebilir.Ama bu tavır , her önüne geleni içine alan bir kasırga gibi , korkunç göründü gözüme , tehlikeyi fark ettiğim anda arkama bile bakmadan kaçmak istedim.

Yıllarını geçirdiği , aynı yastığa baş koyduğu kadını , bir başka kadını elde etmek için harcayan,diline pelesenk eden adamları sevmiyordum.Acele eden , sık boğaz eden ,” Hemen başlamazsa hiç başlamaz. “diyen , yangından mal kaçırır gibi , eksiklerini saklamak ister gibi , sığ sularda yüzen adamları sevmiyordum.

Ailesi , mesleği , varlığı , sahip oldukları ve olamadıkları ne olursa olsun , tek başına ayakta duramayanları , dili bir karış dışarıda , avlanmaya çıkanları ,kendi işlerini yapmaktan ve yaptırmaktan aciz olanları , sırf hayatının , evinin konforu uğruna evlenecek kadın arayanları özetle kadınsız hiç olan adamları sevmiyordum.

Not: Uzun zamandır uğraştığım ,bloga müzik ekleme işini ,halen tam manasıyla beceremesem de, kendisinden kopya çekerek gerçekleştirdiğim KuzeyGüney arkadaşıma teşekkürü borç bilirim. Mecbur olduğu için değil , çok sevdiği için hiç hissedenlere gelsin ...

Perşembe, Temmuz 22, 2010

HANGİ KATEGORİDE ? ? ?


Bu blog benim günlüğüm gibi.Ama ne zamandır , dış güçler tarafından cebren ve hile ile keşfedilmiş , hatta müdahale edilmiş olduğundan çok rahat yazamıyordum.Zurnanın zırt dediği yerdeyim bugün.Neler neler birikti içimde.

Başbakanın açıklaması Türkiye’de işin çok olduğu ve insanların iş beğenmedikleri için çalışmadığı yönündeydi.İktisat bölümü öğrencisiyken teorik olarak öğrendiğim işsizlik türlerini , mezuniyetimin birkaç yıl ardından, şimdi pratik yaparak iyice pekiştiriyorum.Bu nedenle yazımın fotoğraf kısmında işsizlik tanımlarını kendimce özetledim.Ben işin içinden çıkamıyorum, içinde bulunduğum şu anı hiçbir kategoriye sokamıyor , hiçbir başlığa konuşlandıramıyorum ne yazık ki.

Yaklaşık 2 ay önce işten ayrıldığım için , iş bulma çabalarım aralıksız sürüyor.Benim mantaliteme göre çalışmanın ayıbı yoktur,emek verilen her şey güzeldir. Bu nedenle ben üniversite mezunuyum onu yapmam , bunu yapmam gibi komplekslerim yok ve yeni ismiyle satış danışmanı olan tezgahtarlıkta dahil her işe başvuruyorum.Çünkü kilit nokta evde oturmamak , kendimi işe yaramaz hissetmemek.Benimde kariyer planım , kısa ve uzun vadeli hedeflerim tabi ki var .

Bugün saat 11:00 civarında bir firmadan arandım ve 14:00 te büyük bir otomotiv firmasında resepsiyonist ilanı için yaptığım başvuruya dair görüşmeye çağrıldım.

Ayağımın kırılması ve üzerine tuz biber olan evde oturma süreci dolayısıyla vücut ağırlığıma eklenmiş olan ekstra yükler sebebiyle gardrobumda kıyafet bulmakta zorlandım.Siyah gömlek , siyah pantolon ,siyah topuklu ayakkabı, inci küpe ve saat kombinasyonunda karar kıldım.Saçımı ve normal hayatta hemen hemen hiç yapmadığım makyajımı yaptıktan sonra yola koyuldum.

Henüz navigasyon teknolojisine erişemediysem de , sağ olsun Google Earth sayesinde yerküre  üzerinde bulamayacağım hiçbir adres yok.

Dünya devi birkaç markayı aynı çatı altında barındıran binanın kapısından girdim ve sabah beni telefonla arayan kişiye ulaştım.

İnternet üzerinden yollanan cv ‘nin yanı sıra , alışık olduğum üzere birde el yazımla iş başvuru formu doldurdum.İki kağıdı da elime tutuşturup , beni yetkili birinin odasına yolladılar.

Hal hatır sorma sürecinden sonra üniversite , ailem , iş deneyimim , yüksek lisans , İzmir , Adana vb . konularla ilgili çeşitli sorulara maruz kaldım.Karşımda oturan yetkili , 21 yıllık iş deneyimine sahip , son derece saygılı , nezaketli ve gerçekten pek yetkiliydi.

Bana “Ben seni bu işe alırsam senin geleceğin için doğru bir adım atmanı engellemiş olurum .Aradığımız kişi telefonlara bakacak ve gelenleri ilgili kişilere yönlendirecek .Yani işe yarar pek birşey yapmayacak.Eğitimin , donanımın , ailen böyle bir iş için çok fazla.Bu iş sana birşey katmaz , körelirsin.“ dedi.

Uzun uzun konuştu benimle , şu an açık olmadığı için satış pozisyonu için önümüzdeki aylarda değerlendirebileceğini ama bu işin bana göre olmadığını söyledi.Bende evde resmen çürüdüğümü , şu en verimli yaşlarda aktif olarak çalışmak istediğimi söyledim ve teşekkür ederek ayrıldım.

Kapıdan çıktığımda yüzümden alev çıktığını , burnumun titremeye ve kızarmaya başladığını hissettim.Yolun ortasında gözümden yaşlar akıyordu ve ben kendime engel olamıyordum.

Bu iş arama sürecimde , aynı şey 3. kez olmuştu.Ben çalışmak için iş ayırt etmeksizin başvuru yapıyordum ve insanlar benim o iş için çok fazla olduğumu söylüyorlar ve bizim çalışma şartlarımız , vereceğimiz ücret seni tatmin etmez diyorlardı.

Kurumsal , büyük firmalar en az 3-5 yıllık iş deneyimi istiyorlar,küçük firmalar beni fazla buluyorlar , peki ben nerde çalışacağım ? Hem yapacağım işin ailemle ne alakası var ? Bu nasıl bir değerlendirme kriteri böyle . Annesi çaycı olanlar resepsiyonda çalışabilir , diğerleri bu pozisyon için uygun değildir diye bir kural mı var ? Yada ailesi üniversite eğitimi almayanların kafası çalışmıyor mu ?

Türkiye’nin dördüncü büyük şehri olan büyüdüğüm şehir , Türkiye işsizlik sıralamasında ilk sırada.Ben yepyeni bir başlangıç yapabilmek, hayatı sıfırlamak amacıyla cengaverliğe soyundum ve bu güzel şehirde ,kendi ayaklarımın üstünde durmaya çalışıyorum.Hiçbir zaman umudunu kaybeden , karamsar biri olmadım , daima tırmaladım bir adım daha atabilmek için , bugün yaşadıklarımsa tam anlamıyla sınırlarımı zorluyor.

Ama biliyorum geçecek , herşey gibi bu da geçecek …

Cuma, Temmuz 16, 2010

MoR - i - ArTy



Planladığımın tamamen dışında bir gün geçirdim.Ve sanırım bu yüzden bu saatte hala ayaktayım.A ‘ya alternatif olarak her zaman bir B planım vardır .Hatta C ve D ‘de.İnsan en iyi kendine dosttur.Vakit neyle doldurulur , boş zamanlar nasıl etkin değerlendirilir , iyi bilirim.


Çok aktif, sosyal bir insan değilseniz , her dakikanızı birlikte geçirebileceğiniz arkadaşlarınız yoksa ve olmasını da istemiyorsanız , daima kendinize yatırım yapıyorsunuz demektir.Her dakika bilgiye bilgi , deliliğe delilik eklemek bu.

“Ömür Törpüleyen Şehir”de bazen dört duvar arasında aklımı kaçıracağımı sanırdım.Ama o zamanlar bana en çok sabrı öğretmiş , kendime tahammülü.Özellikle sınav zamanlarında düşünmeyi yasaklardım kendime.Odun gibi yaşardım resmen.Sadece hayatımı idame ettirecek olan ihtiyaçlarımı karşılar , ders çalışır ,birde uyurdum.Zira her zaman bilirdim , çok düşünmenin bana iyi gelmediğini.

Yavaş yavaş stoktan yiyen , beynimi kemiren de budur belki ; çok düşünmek.

İzlemek istediğim filmler , okumak istediğim kitaplar , görmek istediğim yerler , yapmak istediğim aktiviteler vb. daha onlarca liste yaptım kendime.Bu listeler beni hayata bağlıyor , bunaldığım , yalnızlığımla baş edemediğim zamanlarda bana can yoldaşı oluyorlar.

Esen her rüzgarla başka yöne savruluyor belki ama eğer kökleri sağlamsa , toprakla olan bağı kuvvetliyse hiçbir doğa olayı sökemiyor ağacın köklerini yerden , koparamıyor.Hiçbir fırtınanın gücü yetmiyor onu sürükleyip götürmeye.

Bugün için B planım bir film.Özellikle çocuk yaşta yaşananların ve kıskançlığın , sadakatsizliğin bir kadın ve dolayısıyla evlilik üzerinde nasıl etki ettiğini konu alan , milyonlarca kez izlemekten bıkmayacağım bir film.

Geçen hafta yapmış olduğum aile ziyareti , Akdeniz havası , depresyon kokan bünyemi olumlu etkiledi.Çok özlemiş ve çok özlenmişim.

16 yıllık paralel hayatlar, gelecekteki varlığını reddetmek , geçmişe özlemden kaynaklanan birkaç damla gözyaşı , sımsıkı bir kucaklaşma …

Meri’yle zaman geçirmek inanılmaz keyifli , onu birkaç yıllığına USA’ya yollamak çok zor geldi.

İnsan sevdiklerini hep yanında taşımak istiyor da , bazen sevdiklerimize uzaktan bakmak sanki daha doğru oluyor her iki taraf içinde.

Cuma, Temmuz 02, 2010

35 - 06 - 01


Herkesin yolu bu şehirle belki bir şekilde çakışırda , ben sevmiyorum işte.Türk-İş önünde Tekel işçilerinin eylemiyle karşı karşıya kalmak ,polisin iki tarafını da sıkı sıkı kontrol altına aldığı Bayındır Sokak’ a
girebilmek için elimdeki bavulla sokağın bir o ucuna ,bir bu ucuna gitmek durumunda kaldım.Sokağın diğer ucundan girme çabalarım sonuç vermeyince, kalacağım otele ve en önemlisi yorgunlukla uzanacağım yatağa ulaşmaktan başka tek çabam yokken , polislerin sanki tek başıma Türk- İş’i basabilecekmişim gibi şüpheli bakışları ve soruları son derece rahatsız ediciydi.

Bu yol telaşı , taşınmalar ,bir şehirden diğerine yapılan her tür yolculuk beni yoruyor.Annemin hayatının çok sıkışık ,daima koşuşturmacalı geçmesine dair söylenirken söylediği bir söz vardır.”Annem beni çok acele, sıkışık bir zamanda doğurmuş” der.Ve gerçektende öyle bir günde doğmuş ; Eylül ayında , yayla dönüşünde.

Bu her işi ucu ucuna yetiştirme durumumdan dolayı bir gün bende anneme sordum.”Sen de mi beni çok sıkışık bir zamanda getirdin dünyaya?”.Evet bende öyle gelmişim dünyaya , gece yarısı en yakın hastaneye ulaşma çabasıyla.

Batıl inanç , hem gülüyor hem de hikayeleri çok sevdiğimden inanmak istiyorum ben.

Aslında yazmaya zaman çok , ama kafam karışık , yazacak derman yok.Tutunma telaşım , anlamlandırma çabalarım beni fazlasıyla oyalıyor.

Tarihimizin utanç verici lekelerinden Madımak Olayı’nın 17. Yıl dönümü , kebapa dönüşmüş canları temsilen hala orada duran Sebati Bey ,şu an konuşlandığım otel odasında hala sloganları duyabildiğim Türk-İş önündeki Tekel İşçileri eylemi , İsrail- Türkiye gizli görüşmeleri , sağ gösterip sol vuran(!) elektrik İndirimi – zammı , gelecek hafta sonu gerçekleşecek olan KPSS ve ben.Beni , beni , Dişi geyiği.O kadar çok şey var ki etrafta , kendi canınız acırken etraftakilerin hayat şartları çokta umurunuzda olmuyor , olamıyor.

Bu şehre her adım attığımda , Ankara ‘nın en çok İstanbul’a dönüşünü seven Yahya Kemal’i bir kez daha anlıyorum.

Şu an gitgide dozu artan sloganlar ,alkışlar , mini bir Kızılay turu yapsam ,dışarı çıksam ,bir hava alsam tekrar odama dönebilir miyim diye düşündürüyor bana.

İzmir’de birkaç ay önce 03:17 sularında ziyaretime gelen kimliği belirsiz şahıs dolayısıyla edinmiş olduğum biber gazımı yanıma almadığıma hayıflanıyorum şimdi.O yanımda olsaydı sağ salim dönerdim odama , bu kez orantısız güç kullanmak suretiyle(!) polisin gözlerini yakarak.


Sarar yine

Yalnızlık seni

Onca dostun, sevdiğin

Sen yine seninlesin







Cumartesi, Haziran 05, 2010



gizli bir yer gibiydin
gitmeyi yalnız benim bildigim
yalnızca öyle kal istedim
başaramadım ...

Perşembe, Haziran 03, 2010

Pazartesi, Şubat 22, 2010

Yazmaya fırsat bulamamak mı yoksa kendi iç sesini sadece kendine saklama isteğimi bilemedim.Uzun zaman olmuş …

Salı, Ocak 19, 2010


Alçıdan kurtuldum hatta 11 gün oldu.Çok komik yürüyorum,ağrım var ve kendimi kötü hissediyorum.

Yazmayı bırakmak mı,mümkün değil böyle birşey ...

Cuma, Ocak 01, 2010

2 yol ...



Saat sabahın 08:00i,ben yaklaşık 3 saattir uyanığım.31 Aralık 2009’dan 1 Ocak 2010’a atladığımız şu naçizane akşam da saat 22:00 civarı içmeye başladım.

Yeni evimin salonunda ,hemen hemen hiçbiri daha önceden birbirini tanımayan ama yeni yıl kardeşliği ilan edip,dans eden,halay çeken farklı meslek grupları dahilindeki bu ilginç ve eğlenceli kalabalık sayesinde,yurt içi ve yurtdışı menşeili çeşitli danslara gark olmuş,kırık ayağım nedeniyle onlara eşlik edememiş,oturduğum yerden inanılmaz eğlenmiş,hızla yuvarladığım votkaların ardından hayatımda ilk kez bu kadar şiddetli baş dönmesi yaşadığımdan,koltuk değneklerimin dengesini zor sağlamış,00:44 civarı odama gelip,pek rahat yatağımın yeni yılını kutlamıştım.

Bir açtım gözümü saat 05:24.Dışarda sesler var ,bu yazıyı yazıyorum dışarıda sesler hala var.Çok eğlendiler çok.Sayelerinde bende. Diğer 2 ev arkadaşım,çok yoruldular,koşturdular ama ben hiç ev sahibi modunda değilim ,ayağım kırık ya,pek nazlıyım. Bir kalkıyorum oturduğum yerden misafirlerimiz bile bana yardım etmeye çalışıyorlar.

05:24 te uyandım ama çıkmadım odamdan.Pencereden gökyüzünde oluşan pembeleri,mavileri,günün güzel renk harelerini izledim uzun uzun.Ve düşündüm her zaman ki gibi.

Neler geçmişti,kimler.Daha 3 ay önce bambaşka bir şehirdeydim ve şimdi nerelere gelmiştim.Sürekli konuştum kendimle.Ama kızmadım hiç benliğime,sadece yumuşacık dokundum kendi belleğime.

Facebooka baktım,birlikte büyüdüğüm benden 2 yaş büyük bir arkadaşımın bebeği olmuş.Ben çocukken ne büyük gelirdi bana benden 2 yaş büyüktü,abla gibiydi.

Şimdi anne olmuş ,kucağında küçücük dünya güzeli bir kız.Adı da güzel miniğin,fotoğrafta görünen minyatür hali,yumuk elleri gibi.

Bebek sahibi olan “insanların o kadar güzel bir duygu ki keşke daha önce dünyaya getirseymişiz”cümlesi veya buna benzer cümleleri çok sık yankılanıyor bu ara kulaklarımda.

Kendi yaşamımı düşündüğümde,bana biraz uzak geliyor ,bu uzaktan pek yaşanası görünen candan can yaratma olgusu.Bu dünya ve gelecek kaygısı sarıyor dört yanımı.Politik ,ekonomik,ekolojik her türlü dengesizliği düşünüyorum onun adına şimdiden.Kaygılanıyorum.

Her gün birileri doğuyor ve ölüyor ama bir o kadar insan da açlıktan ölüyor yada açlık sınırında yaşıyor.Dünya en çok ta fakir insanlara adaletsiz.Paran varsa güçlüsün,ezersin,her konuda söz sahibi olursun ama yoksa kaderine mahkum olursun.Herşeye ,her duruma net tedavi para.

Durum böyle olunca hırsızlık,gasp,uyuşturucu hedefe ulaşmanın farklı ,yasadışı ama maalesef insanoğlu için geçerli yolları.Ne yazık böyle olması ,sansürlü cümleler var şu an içimden geçen,hepsi haykırıyor ama yazmayacağım.Geride bıraktığım kabus gibi haftanın çizikleri var…

Kendi geleceğim,bir sonra ki adımım bile bu kadar belirsizken,bağımlıyken ,başka bir can fikri hiç mantıklı gelmiyor bana,hatta sanırım haksızlık olur ona.

2010’dan tek dileğim huzur, dünya için ,hepimiz için…